Başvurucunun sağ kalan eş sıfatıyla mirasçısı olduğu Y.D. 20/4/2004 tarihinde tescil edilen bir limited şirketin (Şirket) 1/2 oranında ortağı ve Şirketi temsile yetkili müdür iken 6/7/2004 tarihinde vefat etmiştir.
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 2007 yılı Mart ayından 2008 yılı Aralık ayına kadar Şirket tarafından ödenmeyen prim, işsizlik sigortası primi ve damga vergisinden oluşan borcun ödenmesi amacıyla icra takibi başlatmıştır.
Ödeme emirleri Şirket ve ortakları adına ayrı ayrı düzenlenmiş, ancak Şirketin adresinin kapalı olması nedeniyle Şirkete tebligat yapılamamıştır. 10. 21/5/2012 tarihinde başvurucu adına düzenlenen yeni ödeme emri 30/5/2012 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir.
Bireysel başvuru formuna ek belgeler arasında Şirketin hangi tarihte sicilden terkin edildiğine ilişkin bir belge bulunmamakla beraber başvurucu vekilinin yargılama aşamasında Yargıtaya gönderilmek üzere sunmuş olduğu 25/7/2016 tarihli dilekçeden söz konusu Şirketin 24/9/2013 tarihinde sicilden terkin edildiği anlaşılmıştır.
Başvurucu 6/6/2012 tarihinde ödeme emirlerinin iptali istemiyle dava açmıştır. Dava dilekçesinde, ödeme emrinin konusu olan borcun müteveffa eşin ortak olduğu Şirkete ait olduğu ve eşin vefatından sonra meydana geldiği, başvurucunun Şirketten haberdar olmaması nedeniyle Şirket içinde herhangi bir görev almadığı ve bu itibarla borçtan sorumlu tutulmasının mümkün olmadığı belirtilmiştir.
Mahkeme, Şirket ortağı murisin ölümünden sonra başvurucunun ortak sıfatını kazandığı ispatlanamadığından bu tarihten sonra meydana gelen borçlardan sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle 24/10/2013 tarihinde davayı kabul etmiştir.
Hüküm, davalı SGK tarafından temyiz edilmiştir. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi (Daire) 24/10/2014 tarihli kararla söz konusu borcun 11/9/2014 tarihinde yürürlüğe giren yeni yasal düzenleme uyarınca yapılandırılıp yapılandırılmadığının belirlenerek sonucuna göre bir karar verilmesi amacıyla hükmü bozmuştur.
Bozma kararına uyan mahkeme, başvurucudan yapılandırma isteğinde bulunup bulunmadığını sorduktan sonra 24/10/2013 tarihli kararındaki gerekçeyle davayı ikinci kez kabul etmiştir.
Bu hüküm de davalı SGK tarafından temyiz edilmiştir. Daire 14/5/2015 tarihinde ilk derece mahkemesi kararını ikinci kez bozmuştur. Daire ikinci bozma kararında başvurucunun mirası reddedip etmediği, limited şirket ortağı olan eşin payını miras yoluyla devralarak ortak sıfatını kazanıp kazanmadığı ve buna göre borçtan sorumlu olup olmadığı hususunda araştırma yapılması gerektiğine işaret etmiştir.
Mahkeme bozma ilamı doğrultusunda yaptığı yargılama neticesinde başvurucunun Şirket ortağı iken ölen eşinin mirasını reddetmeyerek ortak sıfatını kazandığı ve dolayısıyla Şirketin ödenmeyen borcundan sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın reddine, ayrıca davanın reddi nedeniyle 5.459,19 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar vermiştir.
Hüküm, başvurucu tarafından temyiz edilmiş; Daire tarafından onanarak 1/11/2016 tarihinde kesinleşmiştir.
Bu durum hukuk büromuz tarafından anayasa mahkemesine mülkiyet hakkının ihlal edildiği gerekçesi ile bireysel başvuruya konu edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi tarafından verilen Başvuru Numarası : 2016/74015 Karar Tarihi : 13/6/2019 sayılı kararı ile başvuru reddedilmiştir.
Böyle bir durumda mirasın reddedilmiş olmaması kararın verilmesinde etkili olmuştur.
Yüksek mahkeme kararında;
Borçlu Şirketin 24/9/2013 tarihinde sicilden terkin edildiği ve öncesinde gönderilen ödeme emirlerinin belirtilen adresin kapalı olması nedeniyle iade edildiği nazara alındığında anılan borcun Şirketten tahsil imkânının bulunmadığı açıktır. Şirketten tahsil imkânı bulunmayan, 2007 yılının bir kısmı ve 2008 yılının tamamına ait sosyal güvenlik prim ve gecikme zammı borcu nedeniyle idare, diğer ortaklarla birlikte miras yoluyla şirket ortağı sıfatını kazanan başvurucuyu da sorumlu tutmuş ve ödeme emri göndermiştir. Başvurucunun şirket ortağı olduğu ve bu borcun Şirket tarafından ödenmediği gözönünde tutulduğunda başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklemediği, başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamunun yararı arasında olması gereken adil dengenin bozulmadığı sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla mülkiyet hakkının ihlal edilmediği açıktır.
şeklinde hüküm kurarak başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.
VERGİ HUKUKU UYUŞMAZLIKLARINDA HIZLI BİR ŞEKİLDE UZMAN BİR EKİP İLE DAVA SÜRECİ BAŞLATILMALIDIR.
DEVAM EDEN SÜREÇLERDEKİ MÜDAHALELER KİMİ ZAMAN ETKİLİ OLMAYABİLMEKTEDİR.